|
|
|
|
- Currently 0.00/5
- 1
- 2
- 3
- 4
- 5
0 Kişi Oy Vermiş
|
Gidebilirler; ancak...
Gidebilirler Ancak Bir Yere Kadar
Francis Fukuyama
Otokrat'ın devri mi başlıyor? Rusya'yı, Gürcistan'ın defterini dürerken izledikten sonra böyle düşünmesi daha cazip geliyor. İşgal, yeni bir safhanın açık bir nişanıdır ancak geleceğin, Rusya'nın güçlü adamı Vladimir Putin ve despotlarına ait olduğunu düşünmek hatadır.
Yeni uluslararası gelişmelerin seyrini anlamaya çalışmakla bilhassa ilgiliyim. Nitekim 1989 yılında "Tarihin Sonu" başlıklı bir makale yazmıştım. Liberal fikirlerin, Soğuk Savaş sonunda kesin ve nihaî olarak zafer elde ettiklerini savunuyordu. Ne var ki bugün, ABD'nin dünya sistemi üzerindeki hâkimiyeti kayıp gidiyor; Rusya ve Çin, otoriteryanizm ve modernleşmenin, liberal demokrasiye açıkça meydan okuyan bir bileşimini gösteriş budalası gibi sergileyerek kendilerini model olarak sunuyorlar. Pek çok taklitçileri de var görünüyor.
General Pervez Müşerref Pakistan Devlet Başkanlığından çekilmeye geçen hafta nihayet rıza göstermiş de olsa ABD'ye bağımlı o kilit ülke 1999 yılından beri diktatörce yönetiliyordu. Zimbabve'de Robert Mugabe, seçimleri kaybettiği halde sonuca boyun eğmeyi reddediyor. Latin Amerika'nın And bölgesinde ise popülist, demokratik yolla başa geçmiş Venezüella'nın Hugo Chavezi gibi başkanlar eliyle demokratik özgürlükler aşındırılıyor. Topluca ele alındıklarında, çeşitli yazarlar, şu an şahit olduğumuz şeyin Soğuk Savaşa geri dönüş, Tarihin tekerrürü veya hiç yoksa 19.yüzyılın çatışan büyük güçler dünyasına geri dönüş olduğunu telkin ediyorlar.
O kadar çabuk değil. Newsweek'ten Ferit Zekeriya'nın "post-Amerikan" dünya şeklinde nitelediği yere doğru gidiyoruz kesinlikle. Ne var ki kabadayılar oraya buraya güçlerini halen hissettirebilirlerken demokrasi ve kapitalizmin halen gerçek bir rakibi yok. Sathi tarihsel benzerliklerden yola çıkarak önceki dönemlerle yapılan kıyasların iki sorunu var: Önceki dönemler boyunca karikatür gibi bir uluslararası politika bakışı olduğunu varsayıyorlar ve "otoriteryan yönetimlerin" açık seçik tanımlanmış bir rejim teşkil ettiklerini ima ediyorlar – yani sınırları dışında saldırgan, içeride mütecavizdirler ve dünya düzenine karşı ister istemez tehlikedirler. Aslında bugünün otoriteryan yönetimleri arasında demokratik kurumlardan yoksun olmaları bir yana, müşterek çok az nokta var. Küresel sisteme tam olarak hâkim olmak için gereken güç, iç bütünlük ve fikir terkibi çok azında var ve küreselleşmiş ekonomiyi devirmeyi hiçbirisi hayal etmiyor.
Gözlerimizin önüne serilen dünyayı gerçekten anlamak istiyorsak o halde farklı tipteki otokratlar arasında belirgin ayrımlar yapmalıyız. İlk önce, güçlü ve iç bütünlüğü olan devletleri idare edenlerle zayıf, kifayetsiz veya yoz devletlere başkanlık edenler arasında büyük bir fark vardır. Müşerref, on yıl boyunca Pakistan'ı yönetebildi çünkü kendisine destek veren Pakistan ordusu, diğer kurumları gerektiği gibi işlemeyen bir devletin iç bütünlüğü en yüksek kurumudur. Mugabe nezaretinde korkunç bir ekonomik çöküş yaşayan Zimbabve çok daha kötü bir durumdadır. Zimbabve gibi zayıf otokrasiler, yalnızca hiper enflasyondan ve fakirlikten kaçmaktan başka çaresi kalmamış mülteciler üreterek, komşularını tehdit edebilirler.
Mesele fikir ve ideoloji olduğunda, bugünün otokratları şaşırtıcı derecede zayıf olduklarını da ortaya koyacaklardır. Nazi Almanya'sı, Sovyetler Birliği ve Mao'nun Çin'i hassaten tehlikeliydi zira potansiyel olarak evrensel çekicilikleri olan güçlü fikirler üzerine kurulmuşlardı ki Nikaragua ve Angola gibi yerlerde Sovyet silahları ve müşavirleri bu yüzden arz-ı endam ediyorlardı. Ancak bu nevi ideolojik zorba dünya sahnesinde artık yok. Otoriteryanizmin yakın zamanlarda yükselişe geçmesine rağmen liberal demokrasi, en güçlü ve en geniş kabul gören fikir olarak yerini muhafaza etmektedir. Putin ve Chavez dâhil çoğu otokrat, özünü tahrip edip dururken bile yine de demokrasinin zahiri ritüellerine tâbi olma gereği hissediyorlar. Çin'in Hu Jintao'su bile Pekin Olimpiyat Oyunlarına doğru demokrasi hakkında konuşma gereği hissetti. Ve Müşerref, kendisine yöneltilen dava tehdidi karşısında makamından indirilmeye izin verecek kadar demokrat olduğunu ispatladı.
Şayet bugünün otokratları demokrasiye başlarını eğerek selam vermeye rıza gösteriyorlarsa kapitalizmin dizlerine kapanmaya can atarlar. Çin ve Rusya, her ikisi de, kapitalizm ve demokrasi arasındaki ortaklıktan kapitalist tarafı mutlu mutlu kabul ediyorlarken bir soğuk savaşa giriyor olduğumuzu görmesi hayli zordur. (Aksine, Mao ve Stalin, kendi kendini yenilgiye uğratan otarşik ekonomi politikaları izlemişlerdi.) Çin Komünist Partisi liderliği, meşruiyetinin, aşırı hızla devam eden ekonomik büyümeye bağlı olduğu gerçeğini tanıyor. Rusya'da kapitalizmin benimsenmesini sağlayan ekonomik güdü, çok daha şahsidir: Putin ve Rus elitlerinin çoğu, doğal kaynakları ve diğer varlıkları denetimlerinde tutmaktan ziyadesiyle menfaatlendiler.
Demokrasinin fikir sahasındaki tek ve gerçek rakibi Siyasal İslam'dır. Bugün, dünyanın en tehlikeli ulus devletlerinden birisi, Şii mollaların yönetimindeki İran'dır. Fakat Peter Bergen'in geçen hafta bu sayfalarda işaret ettiği gibi, Sünni radikalizm, potansiyel destekçilerini yok etme eğilimine sahip olmasından dolayı, ulus devleti fiilen denetim altına alma noktasında dikkati çekici biçimde etkisizdir. Mahrumiyet içindeki bazı Müslümanlar, Usame bin Ladin veya İran Devlet Başkanı Ahmedinejad'ı takdir etmeye hevesliler fakat bu tür ortaçağ İslamcılığının çekiciliği tam anlamıyla sınırlıdır.
Rusya ve Çin, fikirlerin yerini tutmak üzere ulusçuluğun peşinden gidiyorlar ki ulusçuluk her ülkede tümüyle farklı şekiller almaktadır. Rusya, maalesef, sınır komşularının özgürlükleriyle bağdaşmaz bir ulusal kimlik versiyonunda karar kıldı. Korkarım ki Gürcistan, Moskova'nın yaralı gurur algısının acısını çeken eski Sovyet cumhuriyetlerinin sonuncusu olmayacak. Ancak bugünün Rusya'sı, eski Sovyetler Birliği'nden halen çok farklıdır. Putin, modern çar olarak anılıyor ki yanlışa sevk eden Stalin veya Hitler benzetmesinden çok daha yerindedir. Çar Rusya'sı, sınırlarındaki zayıf devletlerin tepesine çıkarken ve kendi halkını özgürlüklerden mahrum bırakırken bile sınırlı tutkuları olan büyük bir güçtü ve 18.ve 19. yüzyılların Avrupa devlet sisteminin bir üyesiydi. Putin sonrası Rusya'sının bu istikamete yöneleceğini düşünüyorum.
Olimpiyatlarda gururla sergilenen Çin ulusçuluğu çok daha karmaşıktır. Çinliler, yüz milyonlarca vatandaşını önceki neslin fakirliğinden kurtardıkları için saygı görmek istiyorlar. Ancak ulusal gurur algısının dış politikaya nasıl tahvil edileceğini henüz bilmiyoruz. Parlama noktası Tayvan bir yana, imparatorluğunun küçülmesi veya NATO'nun eski Sovyet sahasına doğru genişlemesiyle ilgili Rusya'nın yoğun şikâyetlerine benzer tipte şikâyetleri yok Çin'in. Pekin, kaçınılmaz ekonomik yavaşlama gelip çattığında iç istikrarı korumakla meşgul olacak.
Çin'in bugünkü problemi, emperyal zamanların aksine, kendisinin dünya genelinde neyi temsil ettiğine dair dört başı mamur bir fikrinin olmamasıdır. Otoriteryan yönetimi pazar ekonomisiyle harmanlayan Pekin Konsensüsü, gelişmekte olan pek çok ülkede rağbet görüyor ne ki iyi nedenle: Pekin'in kurallarına göre, ulusal liderler, demokrasi ve insan hakları adına efelenmeksizin sadece iş ve ticaret yaparak para kazanabilirler.
Fakat Çin'in gelişim modeli sadece bazı geleneksel Çin kültür değerlerini paylaşan Doğu Asya'da işe yarıyor. Hanedan zamanlarında, imparatorun gücünü kısıtlayan denge ve kontrol söz konusu değildi; bunun yerine, manevî terbiyeyle ve kamu hizmetine yönlendirilmiş seçkin bir bürokrasiyle yöneticilerde bir mesuliyet duygusu geliştiriliyordu. O miras, modern Japonya'yı kuran Meiji aristokratlarından yakın zamanların -Güney Kore'nin Park Chung-Hee'si, Singapur'un Lee Kwan Yew'i ve mevcut Çin liderleri - otoriteryan yöneticilerine kadar modernleştirmeci ve kalkınmacı zihniyetli liderlerde varlığını sürdürmektedir.
Fakat bu tür pederşahi yönetim, hamiyetli otoriteryanların nadiren çıktığı Afrika, Latin Amerika veya Ortadoğu'daki yönetim şekillerinden çok farklıdır. Afrika, Zaire'de Mobutu Sese Seko gibi kleptokratı, Sierra Leone'de Foday Sankoh ve Liberya'da Charles Taylor gibi askeri diktatörleri ve Nijerya'nın daha olağan yiyicilerini görmüştür. Çin'i, dünyanın diğer diktatörlükleriyle yan yana getirmenin anlaşılır bir tarafı yoktur. Ancak Çin'in tüm güçlü yanlarına rağmen, sistemi, Amerika'nın hayat veren - ve kazanan - fikirlerinin karşısında ciddi bir tehdit değildir.
Bütün bunlar, dünyamızı hem daha güvenli hem de daha tehlikeli bir yer kılmaktadır. Daha güvenli kılıyor çünkü büyük güçlerin çıkarları, küresel ekonominin genel refahına çok daha sıkı bağlılar ki gemiyi batırma arzularını sınırlandırıyor. Ne var ki aynı zamanda daha tehlikeli çünkü kapitalist otokratlar daha da zenginleşebilir ve dolayısıyla komünist emsallerinden daha çok güçlenebilirler. Ve şayet iktisâdi mantık, siyasi tutkuya galebe çalmazsa (geçmişte sık sık yaşandığı gibi) tüm sistemin karşılıklı bağımlılığı, herkesin ıstırap çekmesi anlamına gelecektir.
Otoriteryan diriliş hakkında yapılan spekülasyonların, dünya politikasında bir sonraki dönemi tamamen şekillendirecek önemli bir meseleden bizi uzaklaştırmasına izin vermemeliyiz: Ekonomik verimlilikte kaydedilen kazanımlar, petrol, gıda ve su gibi temel ürünlere olan küresel talebi karşılayabilecek mi? Şayet karşılamayacaksa, bir ülkenin kazancının diğerinin kaybı olduğu sıfır toplamlı, Malthusvâri bir dünyaya gireceğiz. Barışçıl, demokratik bir küresel düzene ulaşmak bu şartlar altında çok daha güç olacaktır: Büyüme, iyi kurumlar yerine yalın güç ve coğrafi tesadüflere bağlı olacaktır. Nitekim yükselen küresel enflasyon, böylesi bir dünyaya doğru çoktan esaslı bir yol kat ettiğimizi gösteriyor.
20.yüzyılın totaliter diktatörlükleri, demokrasiler ve otoriteryan devletler arasında keskin bir ayrıma gitmemizi teşvik etti ki halen sürdürdüğümüz zihni bir alışkanlıktır bu. Ancak demokrasiler otomatik olarak aynı çıkarlara sahip değildirler (sadece Irak konusunda ABD ve Avrupa arasındaki ihtilaflara bir bakıverin) ve aynısı otokrasiler için de geçerlidir. Bir ülkenin otoriteryan olduğu gerçeği, uluslararası alandaki davranışlarını tayin etmez. Şayet muhayyel bir mazinin esirleri olmayacaksak, gayri-demokrat dünyayı anlamak için ince farklılıklara yer veren bir kavramsal çerçeveye ihtiyacımız var. Ve kendi fikirlerimizin kuvveti hakkında fazlaca cesaret kaybına uğramamalıyız hatta ki "post-Amerikan" bir dünyada bile.
Dünya Bülteni için çeviren: Ertuğrul Aydın
Makalenin Orijinal başlığı: They Can Only Go So Far
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|




|
| | |