Beş Şehir adlı eserin müellifi Ahmet Hamdi Tanpınar bir makalesinde, “Mazi bizi niçin bir kuyu gibi kendisine çekiyor” diye sorduğu soruya, maziye yeni bir ruhla eklenmedikçe bu mazi hasretinin daha uzun süre üzerimizde etkisinin devam edeceğini belirterek cevap vermeye çalışıyor. Ahmet Hamdi Tanpınar’ı her okuyuşumda zihnimde farklı şimşekler çakıyor. Geçtiğimiz cumartesi sabahı da Tanpınar’ın ruhu yanımdaydı sanki. Modern yapılar/düşünceler/oluşumların gözümde iğreti durması Tanpınar’a biraz daha yaklaştırıyordu beni. Serkan, Warrior ve ben cumartesi sabahı Beypazarı şenliklerini görmek için yola çıktık. Geçtiğimiz yıllarda gitmek nasip olmamıştı. Her yıl Haziran ayının ilk hafta sonu yapılan bir etkinlik bu. Bu yıl dokuzuncusu düzenleniyormuş. Tam adı, “Beypazarı Tarihi Evler, El Sanatları, Havuç ve Güveç Festivali”. Geçtiğimiz haftanın yoğun balon gündeminden Patagonya’nun nefes alma durağımız olduğuna değin başlayan sohbetle yolumuza başladık. Sohbete o kadar dalmışız ki Beypazarı yoluna tabelaları farketmediğimiz için dolana dolana çıkmak zorunda kaldık. Yolda Serkan kiraz aldı bize, Ayaş-Beypazarı arasında bir yerde durup kirazımızı yedik. Öğle ezanı okunmaya başladı Beypazarı’na vardığımızda. Yol güzergahında ilgimizi çeken şeylerden birisi Ankara’dan Beypazarı’na doğru yoğun bir araç trafiğinin olmasıydı, bir de ilginç bir şekle sahip olan bir kaç dağ. Öncelikle park yeri bulmak için epey gittik. Arabayı park ettikten sonra, şenlik alanına doğru yol aldık. Bu kadar kalabalık olacağını beklemiyorduk, civar yerleşim yerlerinden herkes buraya akın etmişti sanki. Sokakların kenararına standlar kurulmuştu. Yürürken gördüğümüz Yeni Camii’de namaz kıldık. Çıktıktan sonra tarihi evlerin bulunduğu sokağa doğru yol aldık. Halk oyunu gösterilerini izledik bir süre. Halk oyunlarını izlerken Serkan oynayanların arasına dalıp çiftetelli döneceğini düşündük. Halk oyunlarını izlemeyi bıraktıktan sonra Halkevine doğru yol aldık. Halkevinde Yaşar-Çiğdem Çallı resim sergisini gezdik. Halkevinin ikinci katında Cahide Gürsoy müze evini gezdik. Cahide Gürsoy’un ailesinin nesiller boyu Beypazarı’nda yaşamlarını sürdüren, 1609′da Sultan I. Ahmed zamanındaki Haznedar Ekmekçizade Ahmet’in torunlarından değerli bir sanatçı olduğunu oradaki bilgi ve belgelerden öğrendik. Cahide Gürsoy müze evini gezdikten sonra, Halkevi’nden çıktık ve Halkevi’nin arka bahçesinde yer alan Hünkar sofrasına geçtik. Ben illa manzaralı bir yerde yiyelim dediğim için manzaralı yerlerden birinin boşalmasını bekledik. 10 dakika kadar sonra boşalan masalardan birine geçtik. Beypazarı güveci istedik herbirimiz, ortaya da Beypazarı dolması ve salata siparişi verdik. Yemekler geldiğinde karnımızı doyurmayacağını anladığımız için ekmeği çok yedik. Çaylarımızı da içtikten sonra kaldığımız yerden gezimize devam etmek için ayrıldık. Bir Japon sanatçının Türkçe söylediği şarkılara kulak kabarttık. Ardından Kent Tarihi müzesine çıktık. Müzede bulunan bilgilerden edindiğimize göre burası, 1928 yılında inşa edilen ve günümüze kadar korunan Rüstempaşa Okulunun Beypazarı Belediyesince “Kent Tarihi Müzesi” olarak hizmete açılmış. Müzede, Beypazarı ile ilgili ilk çağlardan günümüze kadar olan tüm tarihi seyirler sergileniyor. Bir şehrin tarihinin sergilenmesi o şehrin ruhunun ortaya konması açısından oldukça önemli. Müzeden ayrıldıktan sonra standların arasından Alaattin Sokağa doğru yol aldık. Taş Mektebi gördük biraz ileride. Alaattin Sokak buram buram tarih kokuyor. Mustafa Kutlu Maket Ev Sergisi’nde Mustafa Kutlu’nun maket evleri ile ilgili bilgi aldık, yaptığı maketleri anlattı bize. Bu arada bol bol fotoğraf çektik. Alaattin Sokakta Özlem Konağının önünde biraz oturduk, dinlendik. O sırada Paşa Camiinin (Alaattin Cami) önünde bir rock konseri vardı. Havuç döner yedik. Oradan diğer sokağa geçip, İzzet Efendi Konağı, Suluhan Konak, İpek yolu konağının bulunduğu sokaktan geçtik, hediyelik eşya satan yerlere uğradık. Serkan bir demirciye uğrayıp çapa satın aldı, bahçesi için. Demircinin fotoğrafını çektik. Tatlıçeşme camiinde ikindi namazını kıldık. Daha sonra tekrar şenlik alanına döndük, halk oyunları gösterilerine baktık bir süre, havuçlu ve karadutlu dondurma aldık. Türkiye’de yetişen havuçların %70′i Beypazar’ındanmış. Burada üretilen havuç, havuç lokumu, havuç cezerye, havuç reçeli, atom cezerye, havuç suyu ve havuç dondurması üretiminde kullanılıyor. Ayrıca Beypazarı kurusu denilen un, süt ve tereyağından yapılan dayanıklılığı bir yılı bulan çay yanında yenilen bir bisküvileri var. Yine Beypazarı baklavası da her yerde görülen bir tatlı çeşidi, özelliği 80 kat ince yufkadan yapılması imiş, ama buna karşın 5-6 cm kalınlığında. Şenliklerde dikkatimizi çeken bir diğer şey ise Beypazarı cevizli sucuğu. Zamanımız kısıtlı olduğu için Hıdırlık Tepesine çıkamadık. Halbuki şehrin güzelliği en güzel oradan görülüyormuş. Ayrıca İnözü vadisine de gidemedik. Bir başka sefere daha fazla zaman ayırarak bu şehri gezmek gerekiyor. Ayrıca Beypazarı Belediyesinin de oldukça iyi çalıştığını gözlemledik. Gül tenli bir akşam üstü yoğun bir seyahatin verdiği yorgunlukla Ankara’ya doğru yol aldık. Bu günü anlamlandıran, Ankara’da hayata tutunma sebeblerim olan, paylaşımlarından ve hassasiyetlerinden ötürü Serkan ve Warrior’a teşekkür ederim. Kaynak: patagonya.org Yazan: Alexandre Bey