Sütün Haber / Hamza Şentürk Artan dünya nüfusuyla birlikte hızla çoğalan konutlar bizi her geçen zaman büyük bir kargaşaya itiyor. Yükselen çok katlı binalar ve bu binaların iç içe olması yaşantımızı dört duvar arasına mahkûm etmektedir. Artık ev deyince sadece duvarlardan oluşan beton yığınları geliyor aklımıza. Önceleri çarpık kentleşme dendiği zaman plansız projesiz yapılan gecekondular gelirdi aklımıza şimdi ise yükselen binalar. O binalar o kadar yükseldiki aşağıdan baktığımız zaman, başımıza düşecek diye, yukarıdan baktığımız zaman, aşağıya düşeceğiz diye korkuyoruz ve başımız dönüyor. Çarpık kentleşme ile birlikte nüfusun belli bölgelerde yoğunlaşması neticesi görüntü ve gürültü kirliliği kaçınılmaz bir son oldu bizim için. Kimi zaman boğuluyoruz nefes alamıyoruz o binaların arasında. Ağaca, çiçeğe yeşile hasret kalır olduk. Çocuklarımızın oyun alanı yok denecek kadar az. Bir de bunun sosyolojik boyutu var; Bir binada onlarca ailenin oturması, özgürce ve de başkalarının özgürlüklerini kısıtlamadan yaşamamıza engel oldu, rahat hareket etmemizi kısıtladı. Bu aynı zamanda komşuluk ölçülerinide önemli ölçüde tahrib ediyor. Sonuçta birbirinden habersiz içiçe yaşayan insan toplulukları ortaya çıkıyor. Hergeçen zaman kültürümüz yozlaşıyor, örf ve adetlerimizden ödün veriyor ve değerlerimizi değiştiriyoruz. “Komşu komşunun külüne muhtaçtır”, “komşusu açken yatan bizden değildir” gibi sözlerden bir hayli uzağız. Yanıbaşımızdaki komşumuz hayatını kaybetse haberimiz olmayacak... Kentsel yaşamın bir sonucu olarak karşımıza çıkan bu durumu iyileştirmenin en iyi yolu planlı projeli bahçeli müstakil evler yapmaktır, yani özümüze geri dönmektir. Daha yaşanabilir, daha mutlu olacağımız meskenler için apartmanların iç içe olarak yükselmesine engel olmaya çalışmalıyız. Yoksa bize hizmetçi kılınan dünyayı kendimize zindan ediniriz.