Evet, Ötüken, bugünkü iç Moğolistan’da ilk “Türk Uygur Devleti”ni kuran ve tarihlere genellikle Dokuz Oğuz Türk Boyları olarak geçen bu yarı göçebe Türk boyları, Kırgız felaketinden sonra Turfan, Koçu, Beş Balık bölgelerine gelmişler ve Tanrı Dağları’nın gölgesinin düştüğü geniş topraklarda Uygur Türk Devleti’ni kurdular.
Önceleri Mani dinine giren, sonraları Budizme geçen ve sonunda İslamiyeti diğer Türk boyları gibi milli bir din, bir yaşayış tarzı, bir kültür yüceliği ve bir büyük medeniyet yolu olarak seçen ve kabul eden Turfan Uygurları, bu dinlerin verdikleri ortak değerler, hele hele İslam dininin verdiği yeni bir ruh ve dinamizmle Orta Asya Türklüğünün belki de bütün Asya kavimlerinin kendi devirlerinde en medeni temsilcileri olmuşlardır.
Matbayı belki ilk onlar icat etmişler, çivi yazısı dışında yeni bir alfabe benimsemişler, böylece kendi İslami değer ve kültürel zenginliklerini geliştirmişlerdir.
Ne var ki, Turfan Uygurlarının Müslüman olmaları hiç de kolay olmamıştır. Mahmud el-Kaşgari onları “en katı kafirler” olarak saymıştır ki bu çok doğru bir tespit olmalıdır. Zira, İslam dinin Uygurlar arasındaki bu ilk mücadele yılları bize onun, Hz. Peygamberle Kureyş ileri gelenleri arasında geçen çetin, kanlı mücadele, yani “Medine devri”ni hatırlatmaktadır.
Uygurları, İslam aydınlığına götüren mücadelede bu kutlu sancağı eline alan Abdul-Kerim Satuk Buğra Han ve onun durmak bilmez mücahitleri, cihad erleri olan yoldaşları yerlerini almış ve Uygur kafirlerine karşı “cihad” görevini bilfiil yerine getirmişlerdir.
Böylesine çetin bir mücadeleden sonra Uygurlarda ister istemez kendilerini bu “yeni din”in ilahi cazibesine kaptırmışlar, zorlada olsa Müslüman olmuşlar, fakat zorlu, güçlü, nazik, medeni, Müslüman olmuşlardır. Öyle ya Allah’ın dininin aziz olmasını, kendileri için her şeyin üstünde çok yüce bir gaye olarak kabul eden Karahanlı Gazi Hakanları, Allah’ın hidayetine giden yolda Türk milletinin ataları, yalın kılıç bu en katı kafir Uygurların karşısına dikilmişler ve onları bütün güçleri ile Müslüman olmaya çağırmışlar ve bunda büyük ölçüde muvaffak olmuşlardır.
Böylece İslam tarihinde, Orta Asya bozkırlarında bir eşi ve benzeri olmayan çok kanlı bir dini mücadele, bir “ilahi destan” devri veya bir büyük “İslam inkılâbı”da başlamış oluyordu. Zira, Uygurlar arasında meydana gelen bu büyük İslam inkılabının gerçekleştiği devirlere çok yakın bir zamanda yaşayan ve bu topraklarda gelişen İslam kültür ve medeniyetinin en önde gelen temsilcileri arasında anacağımız büyük devlet adamı, büyük bilgin Yusuf Has Hacib ve Türk dili ve edebiyatının kendi asrında en büyük mimarı olan Mahmud el-Kaşgari’nin o dev eserini okuyanlar bu çetin mücadele ve İslam inkılabının ne kadar zor şartlar altında cereyan ettiğini hayretler içinde göreceklerdir.

Yusuf Has Hacib, büyük Karahanlı devlet adamı (d: 1019) Kudatgu Bilig adında ki kıymetli eserinde, Karahanlı Uygurlar arasında bu çok katı iman-küfür mücadelesine bütün varlığı ile sahip çıkmış, onların başarılı olmaları için çırpınıp durmuş, onlara büyük hedefler göstermiş dini bütün bir Müslüman’dır.
Ne var ki Uygurlar arasında İslamiyet’in yayılmasına asıl öncülük edenler, bu ilahi destanın asıl kahramanları, eli bayraklı cihad erleri, buna gönül veren O, Allah yolunun nur yüzlü rehberleri, Türk İslam tarihine pek fazla bir malzeme bırakmadan uhrevi alemlerine çekilip gitmişlerdir.
Artık asıl bu kanlı mücadelelerden sonradır ki; bugünkü “Doğu Türkistan Uygur Yurtları” Çin Seddi’ne kadar yayılan bu geniş topraklar, İslam dini sayesinde “çekik gözlü, yuvarlık yüzlü, güzel görünüşlü” (Hz. Peygamber efendimizin Türkler hakkında ki hadislerinin ifadesidir), medeni Uygurların vatanı olmuştur.
Diğer Türk boylarında olduğu gibi, Uygurlar arasında da İslamiyetin nasıl yayıldığı, bu yönde girişilen çetin mücadele ve çekilen sıkıntılar hakkında hem kendi, hem de yabancı tarihçiler tarafından hiçbir ciddi çalışma yapılmamıştır.
Türklerin nasıl Müslüman oldukları konusunda tam teferruatlı bir araştırma yapılmadığı gibi İslam sonrası yapılan büyük şahlanış bile tarih sayfalarında birkaç satır cümle ile geçiştirilmiş üstün körü başlıklar altında kısa yazılara yer verilmiştir. Bu yüzeysel görüşlerde Uygurların ancak 15. Asırda Müslüman oldukları iddia etmişlerdir ki bu inanılacak bir durum değil, bundan da öte bir tarih sefaletidir.
İşte bu araştırmada ilk defa Uygurların Müslümanlığı üzerinde durulmuştur.
Konumuza İslam coğrafyacılarının Doğu Türkistan ve Uygur Türkleri üzerine yaptıkları analizlerden bir derlemeyle girelim;
Kül Bilge Kağan tarafından Doğu Türkistan’da kurulmuş olan bu yeni Uygur Devleti kısa zamanda büyük mesafeler katetmiş o kadar ki Moyon Çor’a kadar gelen ve çokta uzun olmayan bu süre zarfında sınırlarıyla birlikte kendi örf ve adetleriyle bir devlet kurmuşlardır.
İslami kaynaklar özellikle coğrafyacıların eserleri bu konu hakkında güzel rivayetlerde bulunmaktadır. Mesela Şerefüz-Zaman Tahir el-Mervezi, Tabayı’u’l-Hayevan adında ki eserinde Türk boyları hakkında çok geniş değerlendirmeler yapmış Tokuz Oğuzlar, Uygurlar ve Dokuzoğuz Hakanı (Uygur) hakkında çok kıymetli bilgiler vermektedir.

İşte o eserden bir ayrıntı;
“Türkler pek çok cinslere kabilelere, oymaklara ayrılan büyük bir millettir. Bir kısmı şehirlerde ve köylerde, bir kısmı bozkırlarda ve çöllerde otururlar. Türklerin büyük kabilelerinden biri Oğuzlardır. Oğuzlar on iki kabileye ayrılırlar. Bir kısmına Tokuz Oğuz, bir kısmına Uygur ve diğer bir kısmına Üç Uygur denir. Hükümdarlarına ise, Tokuz (Oğuz) Hakanı denir.
Oğuz Hakanı’nın çok büyük bir ordusu vardır. Onların hükümdarlarının eskiden bir muhafızı, dörtyüz hizmetçisi vardır. Bu muhafızlar hergün hükümdarlarla üç defa yemek yerler. Yemekten sonra üçer üçer içki içerler. Hakanları ancak senede halk arasına çıkar.
Oğuzların siyaset hususunda uyguladıkları güzel örf, adet ve kanunları vardır. Bir kısmı şehirlerde ve evlerde bir kısmı kırlarda ve sahralarda, çadırlarda ve hangahlarda otururlar.” (Şerefüz-Zaman Tahir el-Mervezi, Tabayı’u’l-Hayevan)
Diğer büyük İslam coğrafyacılarından biri olan Gerdezi ise eserlerinde bu Uygur; Dokuzoğuz Hakanı hakkında şunları söylemektedir;
“O; tahtına oturunca herkes onun önüne yaya olarak gelirler, yolda onun önünü açarlar. Şehrin reislerinden biri onun önünde yürüyerek taşkınlıkları önlemeye çalışır.
Tokuz Oğuz Hakanı Mani mezhebindedir. Fakat ülkesinin şehirlerinde putperestler, seneviler (düalistler) Şamanistler ve Budistler de bulunur. Ayrıca Dokuz Oğuz Hakanının dokuz veziri vardır. Bunlar; eğer bir kişi hırsızlık suçundan yakalanmışsa, onun ayakları ve kollarını bağlarlar ve ayrıca şehrin ortasında 200 sopa vurdururlar. Daha sonra Dellal: “herkes buna baksın! Bunun yaptığını kimse yapmasın!” diye bağırır.
Bir kişi, bir bakire ile zina yaparsa o adama 300 sopa vururlar, ondan bin kısrak, gümüş bir kadeh ve 50 deve ceza alırlar. Eğer bir adam bir adamı öldürürse onu ezecek derecede büyük fidye ödemeye mecbur ederler.
Ayrıca Dokuz Oğuz Hakanı duvarları alçak fakat muhkem bir sarayda oturur. Bu saray keçe ile döşenmiştir. Keçenin üzerine Müslümanların mefruşatı serilmiştir*, onunda üzerinde Çin dibası örtüler yazılmıştır. (Bu ifade Ötüken Uygurları’nın daha ilk devirlerinde Türkistanlı Müslüman tacirlerle ticaret yaptıklarını göstermektedir)
Elbiseleri harmani, yenleri geniş ve etekleri uzundur. Hakanlarının kemerleri zinetlidir. Meclisinde insanlar toplanınca taç giyer, o tahtına oturunca 30 bin zırhlı ve mızraklı süvari onunla beraber oturur.”
Bundan sonraki konumuzda Türk tarihinde, Türklerin İslamla tanışmalarına ve Müslüman olmalarında ki en büyük etken olduğuna inanılan “Talas Savaşı” ve bu konu hakkında çarpıtılan gerçekleriyle birlikte Talas Savaşı gerçeğini işleyeceğiz…
BİRİNCİ BÖLÜMÜ OKUMAK İÇİN TIKLAYI
SÜTUNHABER (Kaynak Göstererek Sitenizde Yayınlayabilirsiniz)
www.sutunhaber.com