Dünya genelinde İsrail’e karşı gösterilen tepkilerin yetersiz olduğunu söyleyen Varol, ümmeti daha ciddi tepkiler göstermeye davet ediyor.
RÖPORTAJ: Metin Doğruyol
Öncelikle Kudüs’te neler oluyor bizim için özetleyebilir misiniz?
Kudüs’te sadece Mescidi Aksa’yı değil şehrin tamamının İslâmî kimliğini değiştirmeyi amaçlayan bir Yahudileştirme faaliyetinden kaynaklanan sorun yaşanmaktadır. Tabii Mescidi Aksa bu kutsal beldenin kalbi olduğundan Yahudileştirme faaliyetinde ana hedef olarak seçilmiş durumda. Mescidi Aksa’nın yıkılıp yerine Yahudi mabedinin inşa edilmesiyle Kudüs’ün kalbine, Kudüs’teki İslâmî mirasın yok edilip yerine Yahudi anlayışını temsil eden binaların inşasıyla da Filistin’in kalbine Yahudi damgasının vurulması amaçlanıyor.
Yahudileştirme faaliyeti yeni değil elbette. Batı Kudüs’e yönelik Yahudileştirme projesi zaten tamamlanmış durumdadır. Fakat İslâmî mirası ve özellikle Mescidi Aksa’yı bağrında barındıran aynı zamanda Eski Şehir ya da Eski Kudüs olarak adlandırılan doğu kesimdeki Yahudileştirme faaliyeti 1967’deki işgalle birlikte başladı. Ama son dönemde bayağı yoğunlaştırıldı. Özellikle Gazze saldırısında amaçlarını gerçekleştiremeyen ama bu beldede büyük bir katliam ve yıkım gerçekleştirmesi sebebiyle tüm İslâm âleminin dikkatinin Gazze’ye yönelmesine sebep olan işgal devleti bunu bir fırsat olarak değerlendirip Kudüs’teki Yahudileştirme çalışmalarını hızlandırdı.
Kudüs’te son dönemde yürütülen Yahudileştirme projeleri dâhilinde Mescidi Aksa çevresindeki İslâmî eserlerin ve Müslüman mahallelerinin tamamen yok edilmesine çalışılıyor. Aksa’nın kuzeyinde yani kıbleye dönüldüğü zaman sol cihette kalan Mağribliler mahallesi 1967 işgalinden hemen sonra yıkıldı ve yerine bir Yahudi mahallesi inşa edildi. Aynı zamanda Mağribliler Kapısı’nın anahtarı da gasp edilerek bu taraftan Müslümanların Mescidi Aksa’ya girmeleri engellenmeye başlandı.
Son zamanlarda da kıble tarafında ve ön köşelerin hizasında bulunan Müslüman mahallelerinin yıkılması, yerlerine Tevrat Parkı ve Davud Sitesi’nin inşa edililmesi için yoğun çaba sarf ediliyor. Bu amaçla söz konusu bölgede yer alan Şeyh Cerrah, Silvan, Bustan, Re’su’l-Amud, Abbasiye ve Tur mahallelerinin yıkılması için Müslümanlara evlerini boşaltmaları üzere talimatlar gönderildi. Müslümanlar bu beldelerde evlerini canlarıyla korumaya çalışıyorlar. Bütün çabalarına ve dayanışma içinde evlerini savunmak için her türlü fedakârlığı göze almalarına rağmen bazı evler yıkıldı. Bazı evler de işgalci göçmenler tarafından gasp edildi. Üstelik bu gasp işlemleri Siyonist yönetimin mahkemeleri tarafından da onaylandı. Düşünün ki bir Yahudi ailesi işgalci askerlerin gözetiminde ve himayesinde bir Müslüman evine giriyor. İşgalci askerler ailenin fertlerine şiddet uygulayarak onları evi terk etmeye zorluyor, eşyalarını da çulları savurur gibi dışarıya sokağa atıyorlar. Bu evin ve eşyaların sahibi durumundaki aile de mahkemeye başvurduğunda, mahkeme “yapılanlar kanunlara uygundur” diye onaylıyor. Siyonist işgalcinin kanun ve hukuk anlayışı bu. Burada aynı zamanda saldırganlık, gasp ve cinayet faaliyetlerinde Siyonist işgalcinin sivili ile askeri arasında bir fark olmadığını açıkça görüyoruz.
Müslümanların bu mahalleleri ve oralardaki evlerini korumak istemelerinin amacı Mescidi Aksa’ya ve Kudüs’ün İslâmî kimliğine sahip çıkmaktır. Çünkü bu mahallelerin yıkılması Mescidi Aksa’nın her taraftan Yahudi kuşatmasına alınması anlamına gelecek. O zaman bu kutsal mabed ayakta kalsa bile oraya giden Müslümanlar kurt sürüsünün arasından geçen koyunların durumuna düşecekler. Her an saldırıya, cinayete maruz kalmaları ihtimali olacak.
İşgalci sadece şiddete başvurmuyor. Nefse hoş gelecek tekliflerle de Müslümanların evlerini ele geçirmeye çalışıyor. Örneğin bir buçuk milyon dolar fiyat teklifleriyle satın alma girişimleri oldu. Ama Müslümanlar evlerini satmadı. O insanların meseleleri evleri ve dünyevi hesapları olsaydı bu parayı alıp kendilerini çok daha rahat ve güvende hissedebilecekleri bir yerden oldukça lüks bir ev alabilirlerdi. Ama bunu yapmadı Kudüs’ün bekçiliğini tercih ettiler, hâlen de öyle yapıyorlar.
İsrail’in Mescid-i Aksa’nın hemen yanında inşa ettiği sinagog ne anlama geliyor?
Siyonist işgal güçleri Harab Sinagogu adını verdikleri bu havrayı inşa etmek için iki yıldan fazla bir süredir çalışmalarını sürdürüyorlar. İşin gerçeğinde amaçları buraya bir mabed inşa etmek değil Mescidi Aksa’ya yönelik saldırıları, baskınları ve çevredeki Yahudileştirme faaliyetini organize etmek amacıyla bir istasyon kurmaktır. Burası Yahudileştirme ve tehdit faaliyetlerinde kullanılacak bir şiddet merkezi olarak planlanmış, ama kamuoyunu yanıltmak amacıyla havra süsü vermişlerdir. Bu taktiğe başvurmaları da dini mekânları ve araçları terör faaliyetlerini maskelemede kullanmalarını ortaya koyması açısından düşündürücüdür.
Siyonistlerin bu havrayı inşa etme çalışmaları hakkında, 1948’de işgal edilmiş bölgedeki İslâmî Hareket’in lideri Şeyh Raid Salah başta olmak üzere kutsal Mescidi Aksa’nın himayesi konusundaki aktif faaliyetleriyle öne çıkan değerli dava önderleri iki yıldan beri uyarılarda bulunuyorlardı. Hatta söz konusu havranın onunla bağlantılı olarak yer altına kazılan tünellerin görüntülerini bazı tehlikeleri de göze alarak çekmiş ve İslâm âlemine dağıtmışlardı. Eğer ki bu uyarılar dikkate alınsaydı ve İslâm âleminde tehlike erken fark edilmiş olsaydı muhtemelen işgalci Siyonistler adı geçen havrayı açma cesareti gösteremeyeceklerdi.
Dediğimiz gibi bu havranın inşa edilmesinin birkaç amacı var.
Birinci olarak burayı Mescidi Aksa’ya yönelik baskınlarda bir hareket merkezi olarak kullanmak istiyorlar.
İkinci olarak bu havrayı bahane ederek bölgeye Yahudilerin yerleşmesini sağlayacak ve Müslüman mahallelerini yıkma işlemlerini böylece biraz önce sözünü ettiğimiz Davud Sitesi ve Tevrat Parkı inşaatlarını hızlandıracaklar.
Üçüncü ve en tehlikeli hedef de bu havranın altından açılan tünellerin Mescidi Aksa’nın bahçesiyle bağlantısının kurulması, sonraki merhalede o bahçeye de bir havra inşa edilmesi ve bu ikisinin tünellerle birbirine bağlanmasıdır. Plan bu şekildedir ve şu an Mescidi Aksa’nın surlarının altına kadar, özellikle Silsile Kapısı’nın hizasına kadar varan tüneller kazıldığı tespit edilmiştir. Fakat tüneller ve Mescidi Aksa’nın bahçesine havra inşası planı İslâm dünyasında pek bilinmiyor ve konuşulmuyor. Bu planın hayata geçirilmesi durumunda Mescidi Aksa hem Yahudi kuşatmasına alınmış hem de tam kalbine kazık çakılmış olacak.
Filistinliler, “Mescid-i Aksa yıkılıyor. Eğer şimdi bir takım girişimlerde bulunulmasa çok geç olabilir.” diyorlar. İsrail Mescid-i Aksa’yı yıkabilir mi?
Biraz önce zikrettiğimiz planlar ve projeler Yahudilerin bu kutsal mabedi kademeli bir şekilde ortadan kaldırmayı amaçladıklarını gösteriyor. Dolayısıyla onların böyle bir hedeflerinin olduğu açıktır ve yürüttükleri planlarının amacını artık gizlemiyorlar. Onların bu amaçlarını gerçekleştirip gerçekleştiremeyecekleri konusunda belirleyici etken İslâm âleminin tavrı olacaktır. Tavır sadece bildirilerden, kınamalardan ibaret kalırsa işgalci siyonistin amacını gerçekleştirmesini engellemede yeterli olamaz. İşgalciyi Filistin direnişi engelleyebilir. İslâm dünyasının yapması gereken de bu direnişe sahip çıkmak ve destek vermektir. Siyonist işgalci eğer ki direnişin İslâm âleminden destek alacağını ve bu desteğin vereceği güç ve cesaretle aktif mücadeleyi sürdüreceğini düşünürse geri adım atabilir. Sadece göstermelik açıklamalarla, kınamalarla karşı karşıya kalacağını, tepkilerin bunun ötesine geçmeyeceğini düşünürse Mescidi Aksa’yı yıkma cesareti gösterebilir. Ama bu tabii bir merhalede olmayacak. Şimdiye kadar bu hedefe doğru ilerlemede önemli adımlar attı. Harab Sinagogu’nun açılması en önemli ve en cüretkâr adımdır. Ne yazık ki hâlâ İslâm âleminde söze gelir bir tepki yok. Bir sonraki merhalede Mescidi Aksa’nın bahçesine kazık çakmayı, merdiven açmayı ve Harab sinagogunun bodrumuyla bağlantılı tünellerin ucunu buraya ulaştırmayı planlıyor. İşte böyle adım adım ilerliyor.
Yaşanan son gerginliklerle birlikte Filistinlilerin Kudüs’e alınmaması 3. intifadayı başlatır mı?
Burada bir düzeltme yapalım. Batı Yaka bölgesindeki Filistinlilerin Kudüs’e girmekte zorluk yaşamaları son olaylarla birlikte başlamadı. İşgalci Siyonist devletle Ramallah’ta oluşturulan uzaktan kumandalı işbirlikçi yönetim arasında güvenlik işbirliği anlaşmasının devreye sokulmasıyla birlikte başlamıştı. Kudüs’ün içinde ikamet eden yani mavi kart sahibi Filistinlilerin Mescidi Aksa’ya girmelerinde yaş sınırlaması uygulaması da yeni başlamadı. Bu uygulama uzun süreden beri devam ettiği halde İslâm dünyasından işgal devletine herhangi bir tepki bile olmadı. Gazze’de ikamet eden Filistinliler ise ambargonun başladığı tarihten bu yana Kudüs’e hiç giremiyor. Kudüs’e ve Mescidi Aksa’ya yaş sınırlaması olmaksızın girebilen Filistinliler, 1948’de işgal edilmiş bölgede ikamet eden yani resmiyette “İsrail vatandaşı” kimliğine sahip olan Filistinlilerdir. Onlar da zaman zaman güvenlik gerekçeleriyle Mescidi Aksa’nın ibadete kapatılması ve kapılarına zincirler vurulması sebebiyle engelleniyorlar. Ama bu engellemeler yaşanan olaylarla ve gerginliklerle bağlantılı oluyor. Dolayısıyla son dönemdeki olayların ana sebebi Mescidi Aksa’yı hedef alan baskınlar, saldırılar ve Harab Sinagogu’nun açılmasıdır. Bir üçüncü intifadayı fitilleyecek olan gerginlik de işte bu doğrultuda yaşanan hadiselerdir. Ama tabii Filistinliler açısından bugün yaşanan zorluklar geçmişte yaşananlardan daha fazladır. Özellikle Abbas yönetimiyle işgal devleti arasındaki güvenlik ve istihbarat işbirliği Filistinlilerin hareket alanlarını iyice daraltmıştır. Buna rağmen yine de bir patlama olabilir. Filistinlilere bu konuda cesaret verecek olan da İslâm âleminin, dünya Müslümanlarının desteğidir.
İslam âleminin Kudüs ve Mescid-i Aksa için girişimleri yetersiz mi kalıyor?
Elbette. Eğer ki İslâm âleminin desteği yeterli olsaydı işgalci Siyonistler bu cüretkârlığı gösteremez, kutsal Mescidi Aksa’yı savunma durumundaki Filistinliler de kendilerini daha rahat ve güçlü hissederlerdi. Siyonist işgalcinin bugün bu noktaya kadar gelebilmiş olmasında İslâm âleminin desteğinin ve girişimlerinin yetersiz olmasının büyük payı var. Bunun da en önemli sebebi gördüğümüz kadarıyla İslâm âleminin birlik içinde olmaması ve Müslüman toplumların başındaki yönetimlerin İslâmî meselelere duyarlı olmamasıdır.
Amerika’nın İsrail-Filistin devleti çağrısının gerçekleşmesi mümkün mü? Eğer mümkünse bu durumda Gazze’nin yönetimini elinde bulunduran Hamas hareketinin tavrı ne olur?
Bu tür çağrılar içi boş ve geleceği olmayan çağrılardır. Bilindiği üzere Netanyahu uzun süreden beri İsrail’in bir Yahudi devleti olduğunun tüm dünya tarafından onaylanması ve Filistinlilerin, Yahudi devletine itaat zorundaki azınlık olarak kabul ettirilmesi için yoğun çaba sarf ediyor. ABD’nin, Netanyahu’nun bu planına da destek verdiği biliniyor. Bu ikisi birbirine tamamen terstir ve büyük çelişki arz etmektedir. Bu çelişkiler de siyasi amaçlı çağrıların bir oyalama politikasından ibaret olduğunu gösteriyor.
Filistin İslâmî Direniş Hareketi (Hamas) Siyonist işgali hiçbir zaman meşru kabul etmemiştir ve bu konudaki tutumunda bir değişiklik olması söz konusu değildir. Bu işgalin adı ne olursa olsun Hamas’ın tutumunda değişiklik olmayacaktır.
Hamas dışındaki gurupların gelişmeler karşısında aldığı tavır nedir?
Siyonist işgalcilerin Yahudileştirme, tehcir ve gasp faaliyetleri karşısında İslâmî hareket mensubu tüm oluşumların tavrı aynı çizgi ve paraleldedir. Direnişten yana diğer gruplar siyasi açıdan farklı görüşlere sahip olsalar da Yahudileştirme, gasp ve tehcir faaliyetlerine karşı verilen mücadeleyi destekliyorlar. Fetih örgütü bu konuda bölünmüş durumdadır. Bir bütün halinde değildir. Örgütün siyasi lideri durumundaki Mahmud Abbas fiili mücadeleyi onaylamıyor ve masa başı görüşmelerden yana bir politika izliyor. Batı Yaka’da oluşturduğu yönetimin işgal devletiyle güvenlik ve istihbarat işbirliğini sürdürdüğü de herkes tarafından biliniyor. Batı Yaka’daki gösteri ve eylemlerin Abbas milisleri tarafından engellenmesi de bu işbirliğinden ileri geliyor. Ama Fetih içinde bu politikaya destek vermeyen ve direnişten yana tavır sergileyen fikir önderleri ve gruplar da var.
Amerika İsrail’den yerleşim birimlerini durdurmasını istiyor. İsrail ise bu konuda sert tavırlar koyuyor. Bu durumda sonuç ne olur, yani ABD İsrail’e söz geçirebilir mi?
ABD’nin açıklamaları tamamen göstermelik ve gerçekçilikten uzaktır. Yerleşim birimleri inşasının durdurulması için en ufak bir fiili baskıya başvurmadığı gibi tam aksine Abbas tarafını inşaatların devam etmesine rağmen işgal devletiyle “dolaylı” görüşmeler yapmaya çağırıyor. Ayrıca son dönemde ABD Başkanı Obama’nın yardımcısı Joe Biden’ın İsrail’i her bakımdan destekleyen ve Amerika’nın Ortadoğu’daki tek gerçek dostu olduğunu dile getiren açıklamaları İsrail’e yönelik yerleşim birimleri inşaatını durdurma çağrılarının hiç de samimi olmadığını gözler önüne serdi.
ABD ve BM’nin çabalarıyla İsrail, Abbas yönetimiyle bir takım anlaşmalar yaparsa bundan Filistinlilerin çıkarı ne olur?
Siyonist işgali meşru kabul eden bir anlayış üzerine bina edilen anlaşmalardan bugüne kadar Filistinliler hiçbir yarar sağlayamamışlardır, bundan sonra da sağlamaları mümkün değildir. Filistinlilere yarar sağlayacak herhangi bir anlaşma, işgalin gayri meşru olduğu prensibinden taviz vermeyen esir değişimi, saldırıların engellenmesi, ambargonun kaldırılması, işgal edilmiş bölgelerden geri çekilme, meşru hakların kullanılmasını engelleyen uygulamaların sonlandırılması vs. türünden bir anlaşma olabilir.
Sizce Türk hükümeti gelişmeler karşısında yeterli girişimlerde bulunuyor mu?
Türkiye hükümetinin olumlu adımları ve girişimleri var. Bunları takdir ediyoruz. Ama yeterli olduğunu söylemek mümkün değil. Bugün hâlâ işgal devletiyle askerî anlaşmaların devam ediyoruz olması, Mescidi Aksa’yı hedefe yerleştiren saldırıların sürdüğü bir dönemde işgal devleti Genelkurmay Başkanının Türkiye’ye ziyarette bulunması, katilleri taşıyan uçakların Türk hava sahasını kullanmasına Hava Kuvvetleri yetkilileri tarafından izin verilmesi hükümetin yaptığı açıklamalarla ve başbakanın işgal devletine yönelik tepkileriyle tamamen çelişki oluşturmaktadır. Bu problem Afganistan’la ilgili siyasette çok daha ileri düzeydedir. Türkiye hükümetinin Müslüman halkların beklentilerine uygun siyasetini netleştirmede biraz daha cesaretli adımlar atarak bağımsız bir irade sergilemesi gerekmektedir.
Cami önlerinde Türk halkının yaptığı eylemler Filistin’de olumlu sonuçlar veriyor mu?
Bu eylemler ve tepkiler elbette olumlu sonuçlar veriyor. Ama yetersiz ve kısıtlı kalıyor. Türkiye halkının Filistin davasını sahiplenmede daha geniş çaplı ve kapsamlı bir etkinlik ortaya koyması gerekiyor.
Sitemiz hakkındaki görüşleriniz nedir ve okuyucularımıza bir mesajınız var mı?
Filistin, Kudüs ve Mescidi Aksa davasını gündeme getirmeniz, bu konuda hassasiyet göstermeniz sebebiyle teşekkür ediyorum. Bu konuda gayretlerin artırılmasında medyaya büyük görev düşüyor. Okuyuculara da bu konudaki hassasiyetin artırılması çabalarına katkıda bulunmalarını tavsiye ediyorum. Şükranlarımı arz ediyor, Yüce Allah’ın sizleri ümmetin hayrına olacak müspet çalışmalara muvaffak kılmasını diliyorum.